Embed

“12 Eylül Edebiyatı”nın Generalleri Yargılanmayacak mı?-Ahmet Yı

 

ABD’de kurs gören Türk subaylara karşıyız. Peki ABD’de kurs gören Türk yazarlara ne kadar karşıyız?

 

ahmety@anafikir.gen.tr Bu e-posta adresi spam robotlarından korunuyor. Görebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

Gerçekte bir “12 Eylül Edebiyatı” var mı?

Bu kavramı kullanırken, “12 Eylül” toplum mühendislerinin edebiyatımıza yaptıkları müdahaleyi ve yarattıkları edebiyat anlayışını mı kastediyoruz? Yoksa “12 Eylül” darbesine neden olan olayları ya da darbenin kendisini ya da darbenin “nedeni” gösterilen “devrimcilerin” darbe anı/darbe sonrası yaşadıklarını anlatan edebiyatı mı? Ya da 80'li yılların toplumsal yaşamını, bireylerin trajedilerini konu edinen edebiyat yapıtlarını mı kastediyoruz? (Kavramları yanlış kullanıyoruz hep. Bu da “12 Eylül” askeri darbesini yapanların istediği bir şeydi zaten; her şey planladıkları gibi gidiyor!)

Yazar ve şairler, tarihsel/toplumsal yaşam bütününün birer parçasıdırlar. Belki de bunun için Çinliler, “Yazarlar, en büyük tarih yazıcılarıdır” demişlerdir. En büyük edebiyat yapıtlarından Savaş ve Barış romanı, Napolyon’un Rusya’yı işgalini değme tarihçilerden daha iyi anlatır.

Her yazar ve şair, yaşadığı tarihsel parçayı, giyim kuşamıyla, düşünce biçimiyle, toplumsal yapısıyla vs. gelecek kuşaklara aktarır; not düşer. Bu anlamda, tarihçiler ve sosyologlar için romanlar altın kıymetindedir.

 

12 EYLÜL 1980 KÜLTÜR KOMUTA KONSEYİ: AHMET ALTAN-LATİFE TEKİN-ORHAN PAMUK...

“12 Eylül” dediğimiz milat, öncesi ve sonrası olan kurgulanmış bir süreçti. Yıllar süren toplu katliamlar ve iç savaş ortamından sonra darbeyle daha büyük bir uçurumun kenarına getirildik. (İnci Aral’ın Kıran Resimleri adlı öykü kitabı Maraş Katliamı’nı anlatan ender edebiyat yapıtlarındandır.)

 

“12 Eylül”le boşaltılmış kültürel alanın, insanların zihinlerindeki "zararlı!" düşünceleri def edince doğacak boşluğun doldurulması gerekiyordu. İşte “12 Eylül yazarları” diye adlandırabileceğimiz liberal yazarlar bu görevi yerine getirdiler. Bu güruh, yıllarca sol düşünceden etkilenmiş/etkilemiş ve her zaman ilerici karakterde olmuş edebiyatımızı tersine çevirip sol/ilerici kültüre düşman etme çabası içinde oldular. Önce edebiyatı “tarafsız olması gerekir” diyerek etkisizleştirdiler. Yalçın Küçük'ün o dönemde yazdığı ünlü kitabı Küfür Romanları'nda saptadığı gibi: “Türk solculuğunu günah keçisi saymak, Dincilik'i yasallaştırmak, bellek silmek” çabasını güttüler.

Biz 12 Eylül’ü, 12 Mart’a bakarak, yalnızca ekonomik ve siyasi olarak sürecek bir darbe olarak düşündük. Oysa planın üçüncü ayağı -ve 12 Eylül'ün kurumsallaşıp toplumsallaşmasının ideolojik aygıtları- kültüreldi.

“Entelektüel modalar” değiş(tiril)mişti.

Sol düşünceyi taşıyan öznelerin “duruş”u da bu anlamda çok önemliydi:

“Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte koro halinde, bir bütün olarak devrimciliğe saldıran birçok 'solcu aydın' yıllardır savundukları kavramlara ve fikirlere karşı birden bire düşman kesildiler. Aslında sosyalizme hiçbir zaman inanmadıkları anlaşılan bu çevreler kapitalizm ile rahatça halvet oldular ve bu sistemi demokrat, sivil, özgürlükçü ilan etmekten de geri kalmadılar. Kapitalizmin 'çatlaklarından' geçerek bir çıkış yolu arayanlar ise bu sistemi doğrudan eleştirmek yerine sistemin solun gözünde meşrulaşmasına hizmet ediyorlardı. Yerelcilik, kimlikçilik yapılarak sınıfsal içerikli kavramları, devrimcilerin canları pahasına duvarlara yazdıkları sloganların üstünü karalayan emniyet görevlileri gibi kapatmaya çalıştılar.(...)” (Mehmet Ali Yılmaz,”Postmodern Sol”, www.muhalefet.org.tr)

Bugün hepimiz pek doğal olarak 12 Eylül askeri darbesini yapanların yargılanmasını istiyoruz. Bu darbe planının kültürel alanın denetimini de içeren “küresel” bir plan olduğunu, -Yalnızca, Yalçın Küçük’ün Küfür Romanları, Samir Amin’in, Günümüz Entelektüel Modalarının Eleştirisi, Terry Eagleton’un, Kuramdan Sonra'sı, Ergin Yıldızoğlu’nun, Köpeğin Ahlakı, Frances Stonors Saunders’in, Parayı Verdi Düdüğü Çaldı adlı kitaplarından değil- bu kültürel iklimi soluduğumuz ve bugün acı sonuçlarını yaşadığımız için biliyoruz.

12 Eylül faşizmi, Türkiye’nin ilerici kazanımlarına, yalnızca kaba araçlarla, tankla, işkenceyle, idamla bir saldırı değil, aynı zamanda, “ideolojik” alanda da muazzam bir saldırı olduğunu bugün biliyoruz; edebiyat (ortamı) bunun en önemli ayağıydı.

Darbeci generaller ne kadar “bizim çocuklar”sa Pamuk ve benzerleri de kültürel alanın “bizim çocuğu” değil midir? Bu “kültür generalleri”nin silahlarını –pardon– kitaplarını hepimiz kitaplığımızda, üstelik 12 Eylül'e pek muhalif sanarak saklamıyor muyuz?

 

MEŞRUİYETİN KAYNAĞI “GERÇEKLİK DEĞİL GEÇERLİLİK” OLDU

Terry Eagleton, Kuramdan Sonra adlı yapıtında bu dönem yazarlarını: “80’den önceki yazarlar, şampanyayı içmek yerine onun kimyasal analizini yaparlardı. Zamane yazarları ise yalnızca içiyorlar. Oysa birincilerinin bunca tahlil çabalarının altında kendilerinin az sonra içecekleri şaraptan alacakları zevklerden daha fazla insanın nasıl zevk almasını sağlayacakları isteğiydi...” diye tanımlamıştı.

80 öncesi siyah beyaz basılan dergilerin yerine boyalı, lüks, ofset baskı edebiyat dergileri çıkmaya başladı. Yazarlar sayfalarda suretlerini renkli olarak görmeye başlamışlardı! Bir “yeni roman” tartışmasıdır başla(tıl)dı. Bayram değil seyran değil, birden “yeni” bir “roman” anlayışının yaratılması gerektiği gerçeğinin ayırdına varılmıştı. Bu “Yeni!” romanın temsilcileri ise daha önce adını hiç duymadığımız isimlerdi: Latife Tekin, Ahmet Altan, Orhan Pamuk, Mehmet Eroğlu!

Okur, kitap okuyacaksa 12 Eylül öncesi yazarlarını değil, yeni yaratılan bu yazarları okumalıydı. 12 Eylül’ün en kanlı günlerinde, edebiyata politikayı bulaştırmayan, evine kapanıp yalnızca romanıyla ilgilenen temiz aile çocuğu yazar tiplemesi, İhsan Doğramacı üniversitelerinin kadın asistanları için de çok çekici geliyor, bu romanlar hakkında kitaplar, övgüler yazıyorlardı.

(80’lerin başında “Edebiyat tarafsız olmalı, politikayla ilgilenmemelidir” diyen Orhan Pamuk, yıllar sonra, (20.10.2005) 12 Eylül darbesiyle yeniden şekillenen bugünkü rejimden nasıl sorumlu olduğunu şöyle itiraf ediyordu: “Bazı milliyetçiler AKP’yi yok edebilme umuduyla bazen Türkiye’yi istikrarsızlaştırabilecek kadar sorumsuz oluyorlar. Kimileri, daha iyimserler ve gerçek bir demokrasinin Türkiye’de sekülarizmi yıkmayacağını düşünüyorlar; bunlar gerçek sol-liberaller ve ben onlardan biriyim!”)

Bu durumu tahlil eden önemli saptamalar yapan dergiler de oldu: “Bu yıllara egemen anlayışta, bir gerçekliğe tarihsel, toplumsal ya da rasyonel referansla ulaşılması gerekliliği şeklindeki ‘gerçeklik’e endeksli yöntemsel model terk edildi. Yerine, iletişimsel etkileşimle sağlanmış olan fikir birliği (konsensus) ölçüt haline getirildi. Bu demektir ki doğru ya da yanlış, gerçek ya da değil fark etmez, herhangi bir konuda ne kadar çok insan fikir birliği etmişse o geçerlidir. Yani meşruiyetin kaynağı gerçeklik değil, geçerliliktir… Yanlışı kanıtlarıyla çürütmeniz tek başına yetmiyor, bu yanlış üzerine medya, akademi vb. gibi kurumların sağladığı oydaşma sonucu oluşan geçerliliği de kırmanız gerekiyor!..” (Hüsamettin Çetinkaya, Sınırda dergisi, İzmir, Aralık 2006, sayı 3)

 

KENAN EVREN-TURGUT ÖZAL-ORHAN PAMUK ÜÇLÜSÜ!

Gerçek sanatçı refleksleri taşıyan ve Türk edebiyatını yaratan yazar ve şairler, -ve de okurlar- yerlerine “yeni” yazarlar –ve de okurlar- ustaca yerleştirilerek tasfiye ediliyordu. Böylece edebiyat alanı üçüncü sınıf yazar ve şairlerce talan edildi. Geniş halk kesimlerini, toplumun ezilen unsurlarını, emekçileri dert edinen “devrimci/demokrat” yazarlar “eski” diye yok sayıldı. Fakir Baykurt, Dursun Akçam, Yaşar Kemal okun(a)maz olmuştu! (Yaşar Kemal, Pamuk'la aralarında yaratılan gerilimde 1990 başında biat edip “Orhan Pamuk büyük romancıdır” deyince, edebiyat ortamına yeniden kabul edildi.)

Yazarlıklarının bedelini sürgünler, hapislerle ödemiş devrimci, demokrat, ilerici yazarların hepsi, “80 öncesi” ideolojiye eklemlenerek yazar olabilmiş sahte yazarlar imasıyla karşılaşmaktan kahırlarından yurt dışına gittiler. Küresel efendilerinin hizmetkârları yazarlar ise “özgürlük savaşçıları” olarak önümüze konuldu. Ülkeden çıkamayan çoğu yazar ve şair kelleyi kurtarmak için duruma ayak uydurdu: Uymayanların üzerinde akademisyenlerce görülmeme, dergilerde yer bulamama gibi yok sayılmanın kılıcı gezdiriliyordu. Gerçekte yazdıkları karikatür olmanın ötesine geçemeyen bu “yeni”lerin “özgürlük savaşçısı!” yazarlar olarak servis edilmeleri için alan temizleniyordu.

“Bir zamanlar!” düşünce özgürlüğü için mücadele etmek, halka sömürüyü, “gerçek”leri anlatmaya engel olan yasakları kaldırmak anlamında bir mücadeleydi. Bugünkü “düşünce özgürlüğü”nün “sınırsız bir hak” olduğu iddiası ve mücadelesi ise özgürlükçülük postuna bürünmüş emperyalist yalanları savunmak için veriliyor.

Kendi halkına “tuhaf!” bir soğuklukla yaklaşan bu yazarların yapmak istediği tam da Batı’nın kültür ajanlarının yapmak istediğiydi: Toplumunu, kendi edebiyatından soğutmak, dolayısıyla kendi insanıyla sanatçısının duygu bağını koparmak, sorunlarına yabancılaştırmak ve ülkenin kendi gücüne inancını yitirmesini sağlamak.

Ahmet Hüsrev Altan, Dört Mevsim Sonbahar (1982) kitabıyla, “Eylül” ayını ağzına almaya cesaret edemeyip sahte bir duyarlılıkla hala kafası 12 Eylül öncesinde olan okurları sömürebilmek ve dönüştürebilmek için “sonbahar” ismiyle imgesel bir tuzak kurmuştu.

 

EDEBİYAT “HAVA CIVA YAYILIMLARI”NA İNDİRGENDİ

Biz basit bir yöntemle yola çıkalım; yalnızca Ferit Orhan Pamuk prototipiyle açıklamaya çalışalım:

1980’lerde her çocuk, üç isimle birlikte büyüdü: 1- Kenan Evren, 2- Turgut Özal, 3- Ferit Orhan Pamuk!

Bu üçlü, emperyalizmin çizdiği yola, ülkemizin ayak diremeden sokulması için kendi alanlarında iyi çalıştılar.

General Kenan Evren, ülkemizi siyasi olarak uluslararası efendilerinin istekleri doğrultusunda yumuşatıp şekillendirdi, Turgut Özal ekonomik alanda, “transformasyon” adı altında ülkemizi “plantasyon”a çevirdi, Pamuk ise edebiyatımızın bütün kazanımını yok etti; insan tekinin en önemli uğraşı olan edebiyatı “hava cıva yayılımları”na (Gabriella Killert-Die Zeit), “oyuncaklı şeyler..”e (Pamuk) indirgedi. Şair/yazarla yaşadığı toplum arasında “Duygu bağı” yok edildi. Sartre’in “Yazar aç milyonlar için yazmıyorsa yazar olamaz!” sözü kayboldu gitti.

Pamuk, ilericilerin ve sosyalistlerin can çekiştiği, yaşam savaşı verdiği böyle bir dönemde, YÖK akademisyenleri, korkak/sindirilmiş okur ve dönek eleştirmenler “konsensüsü”yle darbenin boşalttığı kültürel alanda “En çok satan” yazar olarak at oynatıyordu. Solcu yazar ve şairlerin YÖK, polis baskısı, işe alınmama vs. ile acımasızca yok edildiği bir tarihsel zamanda (özellikle 1980–1990 arası) sessiz kalmış, etliye sütlüye karışmamış, “Bakın eskiye dönmek istemiyorsanız Orhan Pamuk gibi uysal olmalısınız!” örneği olarak el üstünde tutulmuştu. Yaşamının hiçbir döneminde çalışmak zorunda kalmamış Pamuk, toplumsal sorumluluk gibi bir kavramı da bilmiyordu.

Sol düşüncenin toplum üzerindeki etkisini kırarak topluma dayatılan “Türk-İslam sentezi” felsefesi, Osmanlı hayranlığıyla at başı gidiyordu.

Pamuk bu alanda gezinmeye başladı. Edebiyat Dostları gibi önemli bir dergiyi çıkarmış eleştirmen Osman Çutsay'a 22 Şubat 1995'de verdiği demeçte, “Geçmiş için kederlenmiyorum; geçmişten bakın bunları aldım, size ne güzel oyuncaklar sunuyorum...der gibiyimdir ben!” diyordu.

Doğramacı’nın tarikatçı öğretim üyeleri ve asistanları tarafından hakkında abartılı yazılar yazıldı. Gerçek yazar ve şairler Sivas'da yakılarak adeta yok edilirken, kalanlar sindirilirken, “köylü kokuyor” diye aşağılanırken, Orhan Pamuk’a o güne dek hiç görülmemiş bir cömertlikle sistemin tv’lerinde saatlerce yer verildi, gazetelerinde tam sayfa söyleşilerle, “bilboardlar”da “ECA” reklamı gibi reklamı yapıldı.

Pamuk politikayla uğraşmayı önceleri ayıp saydı. Ülke ve dünya üzerine düşünmeyi tu kaka etti. Oysa vakti zamanı gelince biliyoruz ki saklandığı yerden başını çıkarıp küresel efendilerinin düşünceleri doğrultusunda konuşarak fena halde politika yaptı! Adnan Binyazar’ın anafikir sayfalarında belirttiği gibi, “Orhan Pamuk, Nobel Ödülü’nü politik angajeyle aldı. Bunları demezsen alamazsın dediler!” Öyle olmasa George Bush, İstanbul ziyaretinde Galatasaray Üniversitesi’nin bahçesinde Pamuk’dan tümceler okur muydu? Pamuk, Bush’un ağzından kendi isminin övgüyle anılmasından alınmadı. Bu çok önemli bir aydın ölçütüdür. Çünkü generaller ne kadar “bizim oğlan”sa, Pamuk da kültürel alanın şekillendirilmesinin (liberalleştirilmesi, talan edilmesi, tüm edebi değerlerin kirletilmesi) “bizim çocuk”uydu. Sanatla değil de müşterisiyle uğraşan bir estetik yönetici olarak çalıştı; Nobel’i aldı.

Pamukgillerden Irak’ın işgali, Libya katliamı üzerine tek bir ABD veya AB eleştirisini duyan var mıdır?

12 Eylül darbesi olmasaydı, darbe ona bu “steril” alanı açmasaydı, Orhan Pamuk layık olduğu değerde, yani bir sıradan yazar olarak aramızda yaşamayacak mıydı? (1975'de Altın Portakal Öykü Ödülü'nde üçüncü olabilmişti!)

 

ABD’DE EĞİTİLEN TÜRK SUBAYLAR!   ABD’DE KURS GÖREN TÜRK YAZARLAR!

Mustafa Yıldırım’ın Ortağın Çocukları-Anglo Amerikan Sivil Paşalar Darbesi adlı kitabındaki CIA belgelerinden yıllar sonra öğreniyoruz ki “Tehlike derecesi yüksek yerlerdeki çalışmaları” karşılığında 1988’de “CIA Kahramanlık Ödülü”, 1992’de “İstisnai İstihbarat Toplayıcı Ödülü” almış bir casus olan Robert Finn’in eşi ve ABD Ankara Büyükelçiliği'nin “Kültür İşleri Sorumlusu!” Helena Finn’in bazı Türk yazarlarına ilgisi büyükmüş!

Helena Kane Finn’in Amerika’da Dışişleri Bakanlığı toplantısında yaptığı “Türkiye’de kültürel Diplomasi” başlıklı konuşmada, “Kültür programları çarpıcı sonuçlar yaratır. Orhan Pamuk gibi Birleşik Devletler’de yaşamış ve çalışmış olan yazarların, tarihimizin ve değerlerimizin Türkiye’deki insanlarca daha iyi anlaşılmasına katkılarına değer biçilemez.

Asker, eğitimci ve profesyonellerin değişim programını genişletmeliyiz. Askerler (Amerikan-Türk) birlikte eğitilirlerse yakınlaşırlar…”

ABD Dışişleri Bakanlığı, yıllardır, “Konuk Programı” adı altında parasal destek vererek özellikle “gelişmekte olan ülkeler”den Iowa Üniversitesi’nde açtığı yazarlık kursuna yazar getiriyordu. Bu kursun masrafı nedeniyle kapatılmasını isteyenlere toplantıda Helena Finn şöyle diyordu: “Ben parlak Türk yazarı Orhan Pamuk’un PBS muhabiri Elizabeth Farnwork’a, Birleşik Devletleri, International Visitor Programı kanalıyla geldiği Iowa’da iken anlamaya başladığını söylediğini duyunca etkilendim.”

Washington Üniversitesi’nden Robert Hakan Peterson ise şunları söylüyordu: “Pamuk, aynı zamanda Amerika’da geçirdiği zamanın öneminden söz ediyor. Üç yılını (1985-1987) Birleşik Devletler’deki Columbia ve Iowa üniversitelerinde geçirdi. Panelimizde anlattığı gibi, Türklüğünü sorgulamaya başladığını, Borges ile Calvino’nun yardımıyla Sufi şiiri okumaya başladığı dönemdir. Bu deneyim, büyük bölümünü ABD’de yazdığı Kara Kitap’ın yaratılmasına yol açtı.” (Alıntıları aktaran Mustafa Yıldırım, Ortağın Çocukları, s, 13-14, 3. Basım, Şubat 2011)

Meraklısı için: Mustafa Yıldırım’a göre, Helena Kane Finn, CIA içinde, kültürel faaliyetlerin istihbarat ve dönüşüm için önemine inanan “Ortodoks CIA’cı”lığıyla tanınıyor! Iowa’da Amerikan bursuyla yazarlık kursu alan diğer yazarlar şöyle: Refik Erduran-1968, Nazlı Eray-1976, Leyla Erbil-1979, Güven Turan-1980, Bilgin Adalı-1983, Ferit Orhan Pamuk-1985, Buket Uzuner-1996, Mahir Öztaş-2004. Hasan Bülent Kahraman, Adalet Ağaoğlu gibi yazarların ise Helena-Robert Kane çiftinin özel dostları olduğunu vurgulayalım.)

 

“12 EYLÜL EDEBİYATI” VAR MI?

Artık rahatça, Türk edebiyatını ve dolaysıyla Türkiye’yi yok etme operasyonunun adına “12 Eylül edebiyatı” diyebiliriz. “12 Eylül Edebiyatı” yukarıda özetlemeye çalıştığımız olumsuz anlamda vardır.

Bugün nitelikli edebiyat okuru gülünç derecede azaldı; edebiyat yapıtlarında ve okurda nitelik sizlere ömür. Edebiyatsız bir toplum yaratmak amaçlanmıştı ve bu başarıldı. Türk edebiyatı tüm toplumsal dayanaklarından yalıtıldı, ticari bir metaya -ve üç beş “star” “satar” yazara- indirgendi. Yapıtlara Türkçe kullanım açısından titizlik gösterilmedi; Türkçe aşağılandı.

Ama 12 Eylül öncesi ve sonrası olaylarını, bu olaylardan etkilenmiş insanları konu edinen, -kavramın ikinci anlamını dolduracak- yapıtlar da yaratıldı. Ne yazık ki bu yapıtların “moda” olmalarını, yani okunmalarını sağlayacak iletişim ortamı öldürülmüştü. Hemen “Hapishane edebiyatı” diye aşağılandı, sesleri kısıldı.

Dünyamız, 12 Eylül zulmünden daha büyük zulümlerle karşı karşıya, (Irak’da, Suriye’de, İran’daki son gelişmeler; bölgemiz bir cehennem gibi; Güneydoğumuzda süren savaş...) içeride ise bunlara beynamaz liberal kuşatmayla sarılmış bir edebiyat ortamımız var.

Kültürel alan anlaşılıyor ki emperyalizmin en önemli operasyon alanıdır. Bütünsel olanı yok edip kültürel olanı (etnisite ve mezhepleri) öne çıkarma işini bu araçla yapıyor. Bu alanı boş bırakmak ise onların ekmeğine yağ sürüyor.

Bu kuşatma aşıldığı –daha doğrusu gerçekler anlaşıldığı– zaman çok yetkin eserler ortaya çıkacak, yeni roman ve öyküler yazılacak, sindirilmiş gerçek yazar ve şairlerimizin önü açılacak, edebiyatımız kaybettiği itibarı kazanacak, halkıyla barışacak. Edebiyatta on yıl, otuz yıl geç değildir.

Türkiye'nin geride bıraktığı muazzam bir edebiyat birikimini, sol pratiğin deneyimleri düşünerek umutsuz olmamamız gerekiyor:

“Bu günlerde dünyanın birçok ülkesi, özellikle de kapitalist emperyalizmin merkezleri kaynıyor, bizde ise tık yok. Bu durumun sorumlusu kimler, hiç düşünüyor muyuz? Sosyalizme düşman olanların yanı sıra onların değirmenlerine yıllardır su taşıyan 'sol aydınlar' değil mi? Bu 'post solcular' solun can suyunu yıllardır emip kurutmaya çalışmıyorlar mı? Gerçek solun en önemli sorunu, emperyalizmin fikir korsanlarından, siyaset bezirgânlarından bir an önce kurtulmasıdır.” (Mehmet Ali Yılmaz,”Postmodern Sol”, www.muhalefet.org.tr)

(Konuyla ilgili “mikro!” düzeyde çalışmalarımız, ileride anafikir sayfalarında yayınlanacaktır.)

Ahmet Yıldırım

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !